Matbaa

  • Matbaa
  • matbaanin_tarihi1
  • matbaanin_tarihi2
  • matbaanin_tarihi4
  • matbaanin_tarihi14
  • matbaanin_tarihi6
  • matbaanin_tarihi12
  • matbaanin_tarihi9
  • matbaanin_tarihi10
  • matbaanin_tarihi8
  • matbaanin_tarihi7
  • matbaanin_tarihi11
  • matbaanin_tarihi5
  • matbaanin_tarihi13
  • matbaanin_tarihi15
   Matbaa ve Matbaanın tarihi;

    Hareketli harflerle yapılan baskı tekniğini kullanan matbaanın tarihi, baskıcılık tarihinin çok daha kısa bir dönemini oluşturmaktadır. Matbaanın ne zaman icat edildiğini belirleyebilmek için öncelikle ‘matbaa’ kelimesinin kapsadığı alanı iyi tanımlamak gerekir. Günümüzde kullanılan matbaa sözcüğüyle hareketli harflerin kullanıldığı baskı tekniği kastedilmektedir. Bu baskıda kullanılan harfler, noktalama işaretleri ya da semboller için ayrı bir matris kullanılmaktadır.

    Bu matristen harfler elde edilir. Aynı tip matrisin oluşturduğu harfler dizisine ise font denir. Bu harflerin bir araya gelmesiyle oluşan dizilim metnin bir sayfasıdır. Bu baskı yönteminin dışında bir de klişe baskı basım tekniği vardır. Bu teknikle, oyulmuş madeni levha veya tahta kullanılarak yazı ve resimlerin grafik dizilimi elde edilir. Klişe baskı tekniğinde her sayfa, bir bütün olarak levha üzerine işlenir. İkinci tür basım olan klişe baskı tekniği çok eski dönemlerden bu yana bilinmekte olan bir sanattır. Ancak kesin bir tarih belirtmek pek mümkün olmamadığı gibi, bilinen ilk baskı Japonya’da Budizm’in yayılmasını sağlamak için İmparatoriçe Shotoko (Ölümü M.S. 769) dönemine aittir. Budizm’de, Budha’nın resimlerini ve Kutsal Sutra’nın metinlerini çoğaltılmak büyük sevap sayıldığından, İmparatoriçe Shotoko Japon pagodalarına konulması için bir milyon nüsha muska basılmasını emretmiştir. Klişe baskı tekniği, Tang sülalesi (618-906) zamanında Çin’de gelişmeye başlamış ve Feng Tao zamanında Konfüçyüs klasikleri yayımlanmaya başlamıştır. Ve nihayet Sung İmparatorları döneminde (960-1279) ilk kez, 1041’de Pi Sheng adlı bir Çinli ayrı ayrı harfler dökerek basma yapmayı başarmıştır. Pi Sheng porselenden harfler dökerek matbaacılık adına ilk önemli adımını başlattığı kabul edilmektedir. Çin alfabesi 50.000 harfi olan bir alfabe olmasına rağmen yazıda bunlardan en az 3000 tanesini kullanılmak gerekmekteydi. Tek tek harflerle baskı yapmak yerine, klişe halinde sayfalar oymak çok daha kolaydır. Fakat Pi Sheng’in böyle bir yöntemi neden denediği merak konusu olmuştur. Kore’de ise 1403 yılından itibaren matbaanın kullanıldığı bulgusu elde edilmektedir. Matbaada ilk zamanlar tahta, pişmiş kil ve porselen kullanılmaktayken, ilerleyen dönemlerde bronz harflere yer verilmeye başlanmıştır. Ancak Uzakdoğu alfabelerinin ideografik oluşu, klişe baskının gelişerek kullanımını sürdürmesine ve matbaa baskı tekniğinin geri planda kalmasına ve yeterince gelişim gösterememiştir. Bazı araştırmacılar, Çinli Pi Sheng’e örnek olacak ilk basma tekniğini Uygurların bulduğunu iddia etmektedir. Bu iddiayı destekleyen bazı kanıtlar bulunmaktadır. Bu kanıtların başında 1902-1907 yılları arasında, Doğu Türkistan’da, Turfan’da yapılan kazılarda Tun-Huang Mağaraları’nda Uygur harfleriyle yazılmış pek çok kitap ve bunların yanında bir torba içerisinde tek tek hazırlanmış Uygur harflerinin bulunması gelmektedir. Elbette ki matbaanın Uygurlarca bulunduğunu söylemek yine de pek memnun mümkün görünmemektedir. Çünkü Uygur metinlerinin hiçbiri matbaada basılmış değildir. Tamamı el yazmasıdır. Aynı zamanda bulguların tarihi de 868’den önceye gitmediği kabul edilmektedir. Bu tarih ise Çin’de bu tür basım tekniğinin çok daha gelişmiş olduğu bir dönemdir. Bu nedenle Uygurların bu tekniği Çinlilerden aldığını belirtmek daha makul sayılabilir. Hatta Uygur eserlerinde sayfa numaraları Çince verilmiştir. Bütün bu veriler ışığında bugün anlaşıldığı anlamda ve yazımızda anlatıldığı haliyle matbaanın ilk kez kim yada kimlerin tarafından bulunduğu sorusuna yeterli yanıt olamıyor. Ancak, Uzakdoğu’da başlayan neşriyat tekniği, Avrupa’da matbaanın icat edilmesinden önce de benzerlikler gösterir.

    14. yüzyılda matbaa basım tekniğinin seçkin örnekleri Hollanda’da karşımıza çıkıyor. Yapılan detaylı tetkikler Johann Gutenberg üzerinde karar kılınmasını sağlamıştır. Fakat özellikle üzerinde durulan diğer isim de Lourens Janszoon Coster olmuştur. Coster’in 1430 yılında Hollanda’nın Haarlem kentinde matbaayı icat ettiği benimsenmektedir. Gerçi onun matbaayı bulduğuna delil olan kaynakların çok sonraları yazılmış olması ve Coster tarafından basmış olduğu kabul edilen kitapların hiçbirinde kendisi tarafından basıldığı izine rastlanmamış olması bu iddiaları zayıf kılmaktadır. Bu arada klişe tekniği ile baskı yapmanın hayli gelişim göstermiş olması matbaayla ilgili büyük bir yanılgının doğmasına sebep olduğu anlaşılmaktadır. Gutenberg adının ön plana çıkmasında önemli bir faktör de kanıtların bulunmasıdır. Bu belgelerden birisi, 1458’de yani matbaanın bulunduğu yıllarda, Papa IV. Sixtus’un doktoru tarafından “Strassbourg’da yaşayan Gutenberg ve çırağı Fust için metal harfler kullanarak parşömen kağıdına Mainz şehrinde günde 300 sayfa basarlardı” diye yazmış olmasıdır. Bir başka belge ise Sorbon Üniversitesi’nde bulunan İncil nüshasının arkasına bir profesörün düştüğü notdur. Notta “bu harika kitabı 1455’de Mainz’de Bonemontanus bastı” denilmektedir. O dönemde Latince konuşma geleneğine bağlı olan profesörün Gutenberg adını Latince’ye çevirerek “Bonemontanus” yaptığı anlaşılmaktadır. Asıl mesleği kuyumculuk olan Gutenberg’in, yaşadığı Mainz ve Strassburg şehirlerinde özellikle de Mainz’da 1455 yılında kitap çoğaltmak için matbaa tekniğini etkin bir biçimde kullandığı bilinmektedir.

    Gutenberg’in, ilk kitabını 1444 ya da 1447 tarihleri arasında basmış olduğu sanılmaktadır. 1456’dan sonra matbaa artık pratik oluşu nedeniyle kitapların çoğaltılmasında gerek duyulan zorunlu bir yöntem haline gelmiştir. 1454 ve 1455 yıllarında basılan ve İstanbul’u almış olmamızdan dolayı Türklere karşı savaş çağrılarının bulunduğu Indulgence’ler ve 1456 yılında basılan 42 satırlık Gutenberg İncili matbaanın ilk ürünlerinden kabul edilmektedir. Matbaanın Avrupa’da gelişimini sürdürmesi kitap dünyası için yepyeni ufuklar sunmuştur. Bu gelişim matbaayla birlikte ucuzlayan ‘kitap’a geniş kitlelerinin ulaşımını kolay hale getirdi. Bilgi halkla buluştu. O dönemde kötü koşullar altında yaşayan büyük halk kitleleri, daha kolay ulaşabildikleri bilgi sayesinde, kendilerini saran sihir, büyü gibi batıl inançların pençesinden kurtularak edindiği bilgiyi kullanmaya başladı. Akla dayalı, kendine güvenen bu yeni bir insan tipi aslında Francis Bacon’ın Batı kültür dünyası için idealize ettiği “yeni düşünce dünyası”na giden yolun açılımıdır. Batı için Rönesans anlamına gelen bu süreç bir kabustan uyanış sonrası bilgiye dayalı değerleri savunan siyasal ve toplumsal bir düzenin ilk adımlarıdır.


TÜRKİYE’YE MATBAANIN GELİŞİ
    1. AZINLIK MATBAALARI

İnsanların hayatını tümüyle değiştirecek olan matbaa, Osmanlı Devleti’ne ilk defa azınlıklar aracılığıyla taşınmıştır. Kurulan ilk resmi matbaa olan Müteferrika matbaasına kadar devletimiz sınırları içerisinde 37 matbaa bulunmaktadır. 15. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı tebası olan azınlıkların matbaa kurdukları bilinmektedir. Türkiye’de ilk matbaayı Yahudiler kurmuş ve yine ilk kitabı 1494 yılında İstanbul’da basmışlardır. Kim tarafından basıldığı bilinmese de kitabın Tevrat ve Yorumu olduğu sanılmaktadır. Avrupa’da uygulanan baskıcı yönetim ve engizisyon mahkemelerinin katliama dönüşen kararları, 1492’den itibaren Yahudiler’i kitleler halinde Türkiye’ye göçmeye sevk etmiştir. İstanbul’da 1494’te basılan ilk kitap bu bakımdan anlamlıdır. Yahudiler İstanbul dışında Selanik, Edirne ve İzmir’de matbaa kurmuşlardır. Bu matbaalarda basılan kitapların bir çoğu bugün British Museum ve Bibliotheque Nationale’de bulunmaktadır. Bu matbaalarda Türkçe ve Arapça yasak olduğu için, İbranice, Yunanca, Latince ve İspanyolca kitaplar basılmıştır. Kitapların çoğu dini içerikli olduğu gibi aralarında gramer, tarih ve sosyoloji kitaplarına da bulunmaktadır. Matbaayla ilgilenen bir diğer azınlık da Ermenilerdir. İlk Ermeni matbaacı Abgar, Venedik’te öğrenmiş olduğu bu tekniği patrik Sebasti Mikâel’in yardımıyla 1565’te İstanbul’da kurmuştur. Bu tarihten sonra, Ermeniler arasında yaygınlaşmaya başlayan matbaalarda kitapların yanında, gazete ve dergiler de neşredilmeye başlanmıştır. Bunlardan bazıları; Chteémaran Bidani Kideliatz dergisi ve Archalouis Araradian günlük gazetesidir. Bu matbaalarda basılan kitaplar da dini ağırlıklıdır ve içlerinde tarih, coğrafya ve astroloji konularında yazılmış olanları da mevcuttur. Daha sonraları Ermeni matbaaları siyasi etkinliklere karışınca çoğu kapatılmış, geriye kalanları ise 1728’de çıkan yangında yok olmuştur. Rumlar 19. yüzyılda matbaa çalışmalarını yeniden canlandırmış, ancak sık sık siyasi etkinliklerde bulunmaları sonucu matbaaları devlet tarafından kapatılmıştır. Cizvitler için de benzer bir durum söz konusu olmuştur. İlk Türk matbaasının kurulmasından 25 yıl önce yani 1703’te, yayıncılık faaliyetine başlayan Cizvitler, yalnızca dinî propaganda ağırlıklı faaliyetlerde bulunmalarından matbaaları sık sık kapatılmıştır. Fakat yine de bütün yüzyıl boyunca faaliyetlerini sürdürmeyi başarmışlardır. 1728’de ilk Türk matbaası kurulana kadar ülkemizde Türkçe kitap basılmamıştır. Bunun temel sebebi bir Türk matbaası olmayışının yanında, azınlıklara Türkçe ve Arapça kitap basmama koşuluyla matbaa kurma izni verilmesinin payı elbette ki büyük olmuştur. Lakin Türkiye dışında, 1728’den önce Türkçe ve Arapça kitap basıldığı bilinmektedir. Misalen İbn-i Sînâ’nın el-Kânûn fi’t-Tıb (Tıp Kanunu) adlı yapıtı 1593’te ve Nasîrüddîn et-Tûsî’nin Tahriru Öklides fî Usûli’l-Hendese (Geometrinin Temel İlkeleri Üzerine Eukleides’in Kitabı) adlı kitabı da 1594’de basılmıştır. 1612 yılında Institutionum Lingue Turcicoe (Türk Dili Kuralları) ve 1630 yılında ise Rudimenta Grammatices Turcicoe (Türkçe’nin Gramer Kuralları) adlı iki gramer kitabı basılmıştır. 1680 yılında Meninski tarafından yayınlan ise Thesaurus Linuearum Orientalum Turcicoe, Arabicoe, Persicoe (Türkçe, Arapça, Farsça Sözlük) adlı kitaptır.

    2. MÜTEFERRİKA MATBAASI

Pasarofça Antlaşması’ndan (1718) sonra Osmanlı Devleti’nde yeni bir dönem başlamıştır. Padişah III. Ahmed (1643-1695 / saltanatı 1703-1730) ve onun sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın (öl. 1730) tarihe “Lale Devri” (1718-1730) adıyla geçen dönemde, Osmanlı’nın Rönesans’ı olarak kabul edebiliriz. Batı’ya yönelme eğilimlerinin belirgin bir şekilde ortaya çıktığı bu dönemde aslında Batı karşında bilimsel, kültürel, askerî ve siyasî bakımlardan geri kalındığının fark edildiği bir dönem olmuştur. Karlofça Antlaşması’ndan (1699) sonra Osmanlı Devleti, kendisini yenilgisinin sebebini bilmek istemiştir. Daha önceki yıllarda ki ilgisizlik yerini tanımaya ve bilmeye bırakmıştır. Yirmi sekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin Fransa’ya elçi olarak gönderilmesi (1720-21) bu isteğin sonucudur. “Fransa’nın vesâ’it-i ‘ümrân ve ma‘ârifine dahi layıkıyla kesb-i ıttılâ‘ ederek kâbil-i tatbîk olanların takrîri”, yani Fransa’nın uygarlık ve eğitim araçlarının gerektiği biçimde incelenerek, uygulanması olanaklı olanların rapor edilmesi talimatı verilmiştir. Matbaanın alınışının bu döneme denk gelmesi kesinlikle tesadüfi olmadığı ortadadır. Bu iki devlet adamının matbaanın getirilmesinde sağladıkları katkı, bu sıralarda Bâb-ı Âlî’de bulunan İbrahim Müteferrika’nın girişimleriyle de desteklenince, biraz gecikmeli de olsa matbaa resmen tanınmış oldu. Bu arada, Yirmi sekiz Mehmed Çelebi ile Paris’te bulunan oğlu Said Mehmet Efendi seyahati sırasında matbaa tekniğiyle kitapların kolaylıkla çoğaltıldığını görür ve hayran kalır. İstanbul’da da bir matbaa kurmayı düşünür. Müteferrika ile tanışmasıyla da bu olayın gerçekleşmesinde büyük bir katkısı olmuştur. Said Efendi fikirlerini Müteferrika’ya anlatmış ve böylesine yeni ve güç bir girişimde karşılaşılacak engelleri aşmak için birlikte hareket etmeyi teklif etmiştir. İbrahim Müteferrika faydasına inandığı bu girişimin sağlayacağı olanakları anlatmak ve destek toplamak için Vesîletü’t-Tıbâ‘a (Matbaanın Gerekleri, 1726) adlı kitapçık hazırlayıp, öncelikle Sadrazam Damat İbrahim Paşa olmak üzere, devletin ileri gelenlerine ulaştırmıştır. Müteferrika bu kitapçıkda, matbaanın önemini belirtmek için, İsrailoğullarının kutsal kitaplarına değer vermeyip saklamadıkları için bugün kavimlerini kanıtlayacak kitapların olmadığını, Cengiz Han’ın kitapları Ceyhun’a, Hülâgu’nun Dicle’ye attırdıklarını, Hıristiyanların Endülüs’te yaktıklarını örnek olarak göstererek matbaanın kurulması en kıymetli kitapların ilelebet korunabileceğini belirtmiş ve matbaanın faydalarını on madde halinde sıralamıştır. Sunulan bu gerekçeli açıklamadan sonra izin için 1726 yılında bir dilekçeyle Damat İbrahim Paşa’ya başvuran İbrahim Müteferrika’nın yapmak istediklerini ve işin mahiyetini açıklayan dilekçesinden sonra, görüşmelere devam etmiştir. Sadrazam Damat İbrahim Paşa, taleplerini olumlu bulmuş, fakat konuyla ilgili olarak Şeyhülislâm Yenişehirli Abdullah Efendi’den bir fetva alınmasını istemiştir. Bunun üzerine Müteferrika, Şeyhülislâm Yenişehirli Abdullah Efendi’ye yapmak istediği işin niteliğini de içeren bir dilekçeyle başvurarak konuyu izah etmiş, fetva istemiştir. Şeyhülislâmın da olumlu görüş belirten fetvasını alan Müteferrika, fetva isterken, yalnızca lügât, mantık, hikmet, hey’et vb. kitaplar diyerek baş vurulduğundan, tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm kitaplarının basılması doğrudan doğruya matbaada basılacak kitapların dışında tutulmuş, böylece yalnızca bilimsel eserleri yayınlamak koşula bağlanmıştır. Bu olumlu fetvadan sonra, Sadrazam matbaanın imtiyazını dönemin padişahı III. Ahmed’e “Mucibince amel oluna” emriyle başlayan ve Sadrazam Mektûbi Kalemi halifelerinden Said Efendi ile Dergâh-ı Âli müteferrikalarından İbrahim Efendi’nin ‘Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Kelam’ kitapları basmamak şartı ile matbaa kurmalarına izin veren Hatt-ı Hümâyûn’u imzalatmasıyla 1726 yılında matbaa resmen kurulmuştur. Daha önceden hazırlıklı olan Müteferrika ustalarını getirtmiş, derhal işe koyulmuş ve basımda kullanılacak harflerin tamamını İstanbul’da döktürmüştür. Fransız bir araştırmacı başlıklarda kullanılan harflerin süslemeli olarak yaptırıldığını, bu cihetten de Batı’da kullanılmakta olan harflerden farklı olduğunu belirtmektedir. Sultan Selim semtinde, İbrahim Müteferrika’nın kendi evinde işletmeye başladığı matbaada, Müteferrika toplam 17 kitap basmıştır. Müteferrika ilk kitabını 31 Ocak 1729’da (Gurre-i Receb 1141) neşretmeyi başarmıştır. İmâm Ebû Nasr İsmâil b. Hammâd el-Cevherî’nin (öl. 393/1003) Sıhâhu’l-Cevherî adlı Arapça sözlüğünün Mehmed ibn Mustafa el-Vânî, diğer adıyla Vankulu Mehmed Efendi tarafından yapılmış Türkçe çevirisi olan Kitâb-ı Lügat-ı Vankulu (Arapça Türkçe Vankulu Sözlüğü) ilk kitabı olurken Müteferrika’nın matbaasında bastığı onyedinci ve son kitap yine bir sözlüktür. Şuûri Hasan Efendi’nin Kitâb Lisân el-Acem el-Müsemmâ bi-Ferheng-i Şuûri adlı Acemce-Türkçe Sözlük’üdür. Basım tarihi 1 Ekim 1742 (Gurre-i Şaban 1155)’dir. 3. MÜTEFERRİKA’DAN SONRA MATBAACILIK İbrahim Müteferrika’nın ölümünden iki yıl sonra, 1747 yılında kendisinin yetiştirdiği, Rumeli kadılarından İbrahim Efendi ve onun ortağı olan Anadolu kadılarından Ahmet Efendi, matbaa izinlerini yeniletmek için I. Mahmud’a başvurmuş, bir fermanla bu iznini kendi adlarına yeniletmişlerdir. Fakat faaliyete geçemeyen matbaa neredeyse yedi yıl gibi uzun bir sürecin ardından 1754 yılında III. Osman tarafından bir kez daha aynı kişiler adına matbaa izni yenilenmiştir. Bu defa matbaayı faaliyete geçirmeyi başaran İbrahim ve Ahmet Efendiler Vankulu Sözlüğü’nü 1755-1756 yılları içerisinde neşretmeye muvaffak oluyorlar. Lakin bu tek ilk ve son yapıt olarak kalmıştır. Maalesef bu tarihten 1783 yılına kadar matbaa tamamen geri planda kalmıştır. I. Abdülhamid (1725-1789 / saltanatı 1774-1789) yeniden canlandırmak için Divân-ı Hümâyûn’da Beylikçi Râşid Mehmed Efendi (1753-1797) ve Vak‘a-nüvis Vâsıf Efendi’yi (öl. 1807) görevlendirmiştir. Matbaanın her türlü giderini karşılamayı kabul eden Mehmet ve Vâsıf Efendi işe başlar başlamaz şu kitapları basmışlardır: Sami, Şâkir ve Suphi Tarihleri, (1783), Tarih-i ‘İzzî, (1784), İbnü’l-Hâcib’in Kâfiye adlı Arapça gramer kitabı (1786). Matbaa bundan sonra 1790 yılında Sultan III. Selim’in tahta çıkmasına kadar yaklaşık 7 yıl daha atıl kalmıştır. Yenilik ve ıslâhat programları sayesinde özellikle ordunun teknik beceri ve kuramsal bilgi açısından donatılması ve rütbeli askerlerin yetiştirilmesine yardımcı olması için, Marquis Sébastien Vauban’ın yazmış olduğu ve Kostantin İpsilânti’nin Türkçe’ye çevirdiği üç kitabın yayımlanmasına karar verilmiştir. Bu kitaplar şunlardır: Fenn-i Harb (1792), Fenn-i Lâğım (1793), Fenn-i Muhâsara (1794). Böylece 66 yıllık serüven sona ermiştir. Bu 66 yıllık süre içerisinde matbaa 18 yıl faa göstermiş, 48 yıl kapalı kalmıştır. Matbaayı 10 yıl İbrahim Müteferrika’nın kendisi, 2 yıl yetiştirdiği İbrahim ve Ahmet Efendiler, 2 yıl ise Vâsıf ve Râşid Efendiler ortak olarak, 4 yıl Râşid Efendi yalnız başına çalıştırmıştır. 1794 tarihinden sonra matbaa tamamen kapanmıştır. Matbaadaki araç gerecin ne olduğu konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. İstanbul’da matbaa kurulması ve işletilmesi konusundaki çalışmalar kuşkusuz bunlarla sınırlı kalmamıştır. Nitekim, Müteferrika Matbaası’ndan sonra ikinci matbaa olarak, 1796’da III. Selim’in isteği üzerine Mühendishane’nin geometri hocası Abdurrahman Efendi’nin yönetiminde Mühendishane Matbaası kurulmuştur. Bu matbaada çeşitli kitapların basımı yapılırken, 1802 yılında yine resmi nitelikli bir matbaa olan Üsküdar Matbaası kurulmuş ve yönetimine de Abdurrahman Efendi getirilmiştir. Bir süre sonra iki matbaa farklı amaçlara yönelik olarak kullanılmaya başlanmış, Üsküdar Matbaası genel içerikli yayınların basılmasında, Mühendishane Matbaası ise ders kitaplarının basılmasında kullanılmıştır. 1831 yılında II. Mahmud’un emriyle dördüncü matbaa olarak Takvim-i Vekâyi gazetesinin basılmasını sağlamak amacıyla, Takvimhâne-i Amire Matbaası kurulmuştur.

1864 yılında bu iki matbaa birleştirilmiş ve Matbaa-i Amire adı verilmiştir. Cevâib Matbaası’nın kuruluşu da bu sıralara denk gelmektedir. 4. OFSET BASKI'NIN TARİHÇESİ Ofset Baskı, 1904 yılında, Amerikalı Ira W. Rubel tarafından bulunmuş, genellikle (teneke ofset hariç) kağıt yüzeyine baskıda kullanılan baskı tekniği. Günümüzde kitapların, gazetelerin, dergilerin, broşürlerin, faturaların, kartvizitlerin ve karton ambalajların basımında kullanılır. Ofset sistemi aslında taş baskı sistemine benzer, ancak kalıp üzerindeki yükseklik farklarından yararlanmaz. Kalıp yüzeyi düzdür. Yüzey üzerinde çok küçük bir emülsiyon tabakası kalınlığı farkı vardır ancak bu kalınlık görüntü oluşturmada etkin değildir. Kalıp yüzeyinde iş olan yani basılacak alanlar ve iş olamayan basılmayacak alanlar vardır. İş olan yani basılacak alanlar emülsiyon tabakasıyla kaplıdır. İş olmayan alanlarda ise emülsiyon tabakası yoktur. İş olan yerler mürekkebi, iş olmayan yerler ise suyu tutar. Burada su ve mürekkebin birbirine karışmaması prensibinden faydalanılır. Böylelikle iş olan yerlerde bulunan mürekkep baskıyı gerçekleştirir. Diğer alanlarda mürekkebi iten su olduğu için o bölgelere baskı uygulanmaz. Kalıp hazırlama Günümüzde artık kalıp aşamasında ara eleman olan film kalkmış ve dolaysız olan bilgisayardan kalıba pozlandırma (CTP) tekniği kullanılmaktadır. Ofset tekniğinde kalıp hazırlamanın temel mantığı iş olan alanların görüntüsünü kalıp üzerinde saklamaktır. Bu işlem için ışığı geçirmeyen filmler kullanılır ve kalıp üzerinde işli alanların görüntüsü oluşturulur. İş olmayan alanlar ışıktan etkilenir ve banyoya karışarak kalıp üzerinden atılır. Sistemde suyun işsiz alanlarda tutunmasının temel nedeni; bu bölgelerin üzerinde suyu tutan mikro gözeneklerin olmasıdır. (Gren) Mürekkebin tutunduğu alanlar ise son derece düzdür ve bu yüzeyde su tutunamaz. Ofset baskı sisteminde üç silindir vardır. Bunlar kalıp silindiri, Blanket silindiri ve Baskı silindiridir. Kalıp kazanın üzerinde kalıp bulunur. Kalıp döndükçe mürekkep ve nemlendirme merdaneleriyle temas eder. Kalıp üzerinde görüntü düzdür. Blanket merdanesi üğzerinde esnek kauçuk bulunur. Baskı, kalıbın baskı meteryaline değil kauçuğun baskı meteryaline temasıyla sağlanır. Kauçuk üzerinde görüntü tersttir. Baskı meteryali blanket ve baskı kazanları arasından geçer ve baskı gerçekleşir...

Paylaş :